Hoşafın yağı mı kesildi? A. Kadir İPEKOĞLU
Tarih: 3 Temmuz 2008 Perşembe
Allah’tan başka yoktur, Türk halkının korkusu;
Hak yolunda güçlüdür, kahraman Türk ordusu!..
Kâinatta meydana gelen her olay muhakkak bir ''neden-sonuç'' ilişkisi içinde yer alır.
Rüzgâr esmezse yaprak kıpırdamaz. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Rüzgâr-toz ve bulut; yağmurun yağması için uygun bir ortam hazırlar… Gök gürleyip şimşek çakıyorsa=fırtınanın geleceğini tahmin ederiz, bir kadın sancı çekiyorsa=Doğumun yaklaştığının tahmin eder ve hastaneye koşarız…Örnekleri gerekmediği kadar çoğaltabiliriz!...Bir ülkede sıkıntı ve sancılar artıyorsa da muhakkak bir doğum vardır!.. Bu doğumun sağlık olması için bütün gücümüzle artık duacı olmalıyız…
Aynı şekilde evrendeki her canlı da yine bir ''neden-sonuç'' ilişkisi çerçevesinde öncelikle varlığını sürdürmek ve varlığına yönelen tehlikelerden kendini korumak eğilimindedir. Bu sebeple beynini ve içgüdüsünü en güzel şekilde kullanmak zorundadır!
Hayatta kalmak için Afrika çöllerinde doğan her ceylan yavrusu, kendisini av olarak ele geçirmek amacındaki aslanlardan daha hızlı koşmak zorundadır değil mi!..
Keza hayatını devam ettirmek isteyen her yeni doğan aslan yavrusunun da peşinde olduğu ceylanlardan daha hızlı koşması ve avını yakalayabilmesi şartıyla yaşaması mümkündür. Bunun başka bir alternatifi de yoktur sanırım!..
Kurtla kuzu masalındaki gibi suyunu bulandırma bahaneleri de bir gerilim vesilesidir!..(Tıpkı bugünkü uygulamaların bize çağrıştıkları gibi!..) Ama,unutmayalım ki, köprünün altından çok sular aktı… (Şu internet çağında kimse bulanık suda balık avlamaya kalkmasın, hem misina-hem kanca ve hem de oltalarından olabilirler!...) Sağduyulu bir vatandaş olarak benden nhatırlatması…
Oysa esas sorun, birinin av, diğerinin avcı olması durumudur!..Kimin av ve kimin de avcı olduğunu zaman en kısa sürede iddia değil, ispat edecektir; bu kesin artık!.. Tabii, ava gidenin avlandığını da bilmeyen yoktur sanırım!..
Sosyal olaylarda da pek çok nedenin şu internet çağında söz konusu olduğunu biliyor ve artık duyarlıyız!.
Çıkar grupları, ideolojik düşünce sahipleri, farklı inanış ve yaşayış temsilcileri, vs..birbirlerinden farklı değerlendirmeler yapmak durumundadırlar ve yapıyorlar da!..
İktidar sahipleri ile yağlı ballı iken birdenbire kanlı bıçaklı hale gelebilmenin de, kurşun atacak husumette iken çark edip yalaka kesilmenin de elbette geçerli ve makul bir sebebi vardır, en azından var olmalıdır...(Her şey zaman mefhumu içinde artık!..)
Bu sebep çok hayati olabileceği gibi, aynı zamanda hoşafın yağının kesilmesi yahut eksilmesi kadar hayati kılığa sokulmuş da olabilir!..(Dün’ü unutmuş değiliz artık!..)
Nedir bu hoşafın yağının kesilmesi meselesi?...Hafızamızı tazelemek gereği için tarihten bir anekdot ele alarak söyleyelim ki ilim mensupları olarak görevimizi yapalım ve yarın sorumlu duruma düşmeyelim :
Hoşaf sadece uzun kulaklıkların anlamadığı bir nimet değildir(!). Bazen akil adamlar da hoşaftan anlayamayabilirler!. Ama bu konuyu kabaca anlatmak isteyenler de kazan dahi kaldırabilirler!...Ama bilinmeli ki, kazanların yerini tencereler, tencerelerin yerini tavalar, tavaların yerini güğümler almış durumda!...
Hatırlardadır ki, Ecdadımız Osmanlı'nın I. Sultan Murat Hüdavendigâr zamanından beri has kapı kulu askeri olan Yeni Çeri'lerimiz vardı. Bu Yeniçeri'lerin de eskiyen adetleri ortaya çıkmıştı. Bize kadar (yahut II. Sultan Mahmut'a kadar!) ''Şeriat İsterüz! Filanca'nın kellesini İsterüz! Yeni, Talim İstemezük!'' şeklinde gelmiş olan isyan sebeplerinin arkasında esasen bu hoşaf meselesi gizlidir sanırım!..
Yeniçeri'lerin yemekleri itina ile pişirilirdi. Her öğün birkaç çeşit yemek sunulurdu. İşte bu yemek sunuluşlarında çoğu kere aynı kepçe ile hem çorba, hem yağlı ve etli yemek, hem pilav, hem de komposto niyetine hoşaf da dağıtılırdı. Tabiatıyla en son yağlı yemekten çıkan kepçe hoşafa daldırılınca bizim şahbazlarımıza verilen hoşafın yüzeyinde hoş bir yağ tabakası oluşurdu. Bu sevimli görüntü aranılır ve beğenilir bir özellik haline gelirdi.
İşte bir gün aşçı başımız her yemek çeşidi için ayrı bir kepçe kullanmaya kalkınca, kıyamet ondan kopmuş. Çünkü temiz kepçe ile dağıtılan yemekler birbirine karışmadığından bizim hoşafın üzerinde de bir yağ tabakası oluşamamış. Bundan daha kötüsü ne olabilir!..
Hemen Yeniçeri ortaları kazan kaldırmışlar, ocaktaki kazanları devirip isyan başlatmışlar, kazanlardaki yemekleri ocak ateşlerinin üzerine dökerek ''söndürmeğe'' kalkışmışlar.
Haber Yeniçeri Ağasına, oradan Sadrazama ve Padişah'a kadar ulaşmış. Padişah gürlemiş:
-Bre lala, bu ne iştür? Neden çıkmıştür? Tiz araştırılup sebebi giderüle! Demiş.
Yeniçeri Ağası'nın tetkiki sonucu anlaşılmıştır ki, meğer iş hoşaf meselesidir. Hemen seğirtilip Padişah'a haber (ve dahi çare) yetiştirilmiş:
-Hünkârım, Yeniçeri kullarınız ölümüne sadık bendelerinizdir. Ne şeriat, ne adalet isterler!. Kelle dahi istemezler. İlla hoşafın yağı kesilmiştir, bizler eskisi gibi yağlı hoşaf isterüz, derler.
Bunun üzerine Padişah emreder, eskisi gibi tek kepçe kullanılır ve hoşafın yağı eksilmez!.. Mesele böylece hallolunur giderdi!..
Şimdi gelelim kıssadan hisseye yahut sadede:
Son birkaç yıldır destan yaratmaktan destan yazmağa fırsat bulamayan şanlı bir ecdadın torunları olarak Atatürk’ümün Cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençliği olarak ülkemizde kimlerin hoşafında yağının kesildiğini, kimlerin hoşafsız kaldığını tahmin etmekte asla sıkıntı çekemiyor; bu kişileri hem tanıyor, icraatları karşısında şaşkına düşüyor, hem biliyor ve hem de bu ortamı görmekten asil Türk milleti olarak sonsuz ızdırap ve mutluluk duymaktayız!...Bugüne kadar papuç ucuzda ama, ama artık bu ülkede papuç daha pahalı olmalı artık!
Demek ki benimi cennet ülkemde yaşayabilmek için ARI ve KARINCA kadar çalışkan - KOYUN gibi uysal - ARSLAN kadar kuvvetli ve TİLKİ kadar kurnaz olmadıktan sonra yaşama şansımız da yok gibi geliyor bana; ya siz değerli okuyucularım!...(Artık benim Türk halkım bir çubukla kolayca sürülemez olduğunu bilelim!.)
Yüce meclisimin % 70 oyunu hiçe sayıp raf’a atanların, damarlarında asil kan taşıyan Türk gençliği tarafından papuçlarının dama atılacağı günlerin uzak olmadığı inancıyla asil Türk milletinin bütün fertleri olarak herkesi bu zor günlerde birlik-beraberlik ve kardeşlik ruhu içinde tek güvencemiz olan kahraman Türk Silâhlı kuvvetlerimizle emniyet güçlerimiz ve asil Türk milletinden aldığı güvencelerle yüce meclisimin kaptan köşkünde vatan-millet ve bayrak aşkıyla olması gerekenlerle beraber bulunmaya davet ediyorum… Zira, (Son kale de yıkılırsa, öncek kubbe taşı ve ardından bu enkaz Allah korusun hepimizin başına çökebilir!)
Bir Fransız atasözünde: ” Adalet mensupları, adalet dağıtmazsa; adalet kendini dağıtır!..” sözünu unutmayalım!.. Ayrıca kanunlardan önce insanlar, insanlardan önce Hz.Allah’ın olduğunu unutmazsak kanunlarımız hakla bağdaşır!..
Ve yine unutmayalım ki, “Herkesin bir planı olsa dahi Allah’ın da bir plânı vardır ve sonuçta Hz. Allah’ın dediği olacaktır!..” Birer aciz kul olarak boyumuza aşan işlerle uğraşır ve kaldıramayacağımız ağır yüklerin altına girmenin bedelini bu dizler ödeyemez sanırım!...
Ve aklımızı başımıza alalım ki, halkın % 70’ini saf dışı bırakmak, BAŞÖRTÜLÜ kızlarımıza yapılan ayırım ve zulüm, her babayiğit’in işi olmasa gerek!...Zira bunların çocukları askerlik yapmakta-vergi vermekte-ticaret yapmakta-ülkeme hizmet vermekte ve zamanı geldiğinden vatan için ölebilmektedir!..Bu ruh ve inançla hareket edenleri masa başından tasfiyeye çalışanları anlamak da zor galiba!...Zira, böyle günlerde ateşe barutla değil,ancak ve ancak su ile gidilir ve lütfen artık, bu filmleri çok gördük!..Ülkemin en zor günlerde olduğu gibi, kahraman Türk Silâhlı kuvvetlerimin yöneticilerini bu zor günlerde masa başındakilerle değil, asil Türk halkımla beraber olmaya davet ediyorum…Zira, milli ruhun zedelenmesi halinde korkarım yarın çok geç olabilir!.. Mehmetçik=Küçük Muhammet ise, lütfen peygamber ocağını asla lekelemeyelim.
Daha dünün başörtülü ve örtüsüz anaları değil miydi ki, çocuklarını askere gönderirken:
-Haydi oğlum haydi git, ya gazi ol-ya şehit!...Bağışlayın ama bu zulmü laiklik adına reva görenleri Türk olarak dahi kabul etmek zor olsa gerek!...Bu başörtülü analara ve kızlarına sahip çıkmayanların, Atatürk’ün emaneti olan şu güzelim Cumhuriyet Türkiyesinde ayakta kalması asla mümkün değildir; bu böyle biline!..
Türk milleti aygır ata benzer ki, lütfen şu zor günlerde aygırı şah’a kaldırmayalım!.. zapt etmek çok zor olur!..
Ve yine hatırlatalım ki, Atamızın “YA İSTİKLAL-YA ÖLÜM” fermanının bu milletin bir namustan daha değerli ölmez parolası olduğunu da hem ruhumuzda sürekli yaşatalım ve ölene dek zürriyetimizle asla unutmayalım!..
Son günlerde ülkemizde meydana gelen doğum sancıları sonucu bütün Türk Cumhuriyetlerinin özlediği “nur topu” gibi asil bir evlâdımızın doğması ve ülkemin en kısa sürede Atamızın hedeflediği “muasır medeniyet” seviyesini yakalaması için çürük meyvelerin kimyasal ayrıştırmaya tabi tutularak sağlıklı olanlardan uzaklaştırılması dileğiyle …
Saygılarımla...
A. Kadir İPEKOĞLU abdulkadiripekoglu@mynet.com
Bu köşe yazısı 116 defa okundu. Toplam 1205 kelime
[ Geri Dön: A. Kadir İPEKOĞLU ] - [ Yazarlar İndeksi ] |